6 ŞUBAT DEPREMİ: FAY HATTI
6 Şubat Depremi: Fay Hattı
Salonda masanın yanında ayaktayım. Konsolun üstündeki süs eşyalarının teker teker yere düştüğünü duyuyorum. Bense tavanda sallanan avizenin ışıltılı kristal taşlarını seyrediyorum. Ne zaman düşecek acaba? Koltuklar yerinden oynadı. Deprem gittikçe hızlanıyor. Vitrinin düşüp düşmeyeceğini merakla ona bakıyorum. Hemen sağımda. O daha ağır. Düşerse bu binadan sağ çıkamayacağımız kesinleşir. Aklıma masanın altına girmek ya da koşarak kaçmak gelmiyor. Deprem oluyor ve ben sadece donup kaldım öylece.
Dışarıya çıktığımızda elinde bir kuş kafesiyle koşturan pijamalı kadın dikkatimi çekiyor. Peki siz deprem de en önce neyi kurtarmaya çalıştınız? Ben fotoğraf makinemi aldım çıkarken ve içecek. Siz ne aldınız?
Sarsıntı bitti fakat hala kafamın içinde deprem devam ediyor. Ayaklarım yere basmıyor gibi. Zemine olan güvenim tamamen kayboldu. En kesin bildiğimiz gerçekler bile bize ihanet ettiğinde insan nasıl da boşlukta kalıyor. Herkes bir yerlere gitmeye çalışıyor. Rengarenk bir panayır yerinde gibi giyinmiş herkes. Ölümden kaçarken insan renk uyumu aramıyor kıyafetlerinde belli ki. Siren sesleri, ağlamalar, çığlıklar ve soğuktan battaniyeye sarılmış korkulu gözler her yeri tarıyor. Deprem bitmedi aslında sadece yer değiştirdi. Peki, şimdi ne yapacağız?
Üç Yıl Sonra Malatya
6 Şubat 2023’te, saat 04.17’de Pazarcık merkezli 7.7 ve aynı gün 13.24’te Elbistan merkezli 7.6 büyüklüğündeki iki büyük deprem, Türkiye tarihinin en ağır felaketlerinden birine yol açtı.AFAD raporuna göre yaklaşık 50.783 kişi hayatını kaybetti ve 107.204 kişi yaralandı. BM ve UNFPA gibi kuruluşlara göre; 9,1 milyon kişi depremden doğrudan etkilendi.Yaklaşık 3 milyon kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı. Dünya Bankası tahminine göre ise; afetin toplam ekonomik kaybı 34,2 milyar dolar civarında oldu.
Hafta sonu Malatya’daydım. Aile ziyaretine gittik. O korkunç deprem gününden bu yana üç yıl geçmiş. Malatya, yeniden çok katlı birçok binayla dolmuş. Hepsi birbirine benzeyen küçük, kimliksiz ve kare pencereli komün evler yapılmış. Hala da yapılmaya devam ediliyor. Bu hafta depremin yıldönümü haftasında o günü birlikte hatırlayalım istedim.
Depremin hemen ardından iletişim altyapısı çöktü. Kimseye ulaşmadık. İnsanlar sosyal medya üzerinden yardım çağrısı yapmaya çalıştı. Ancak arama-kurtarma ekiplerinin birçok bölgeye geç ulaşması, binlerce insanın göçük altında saatlerce — hatta günlerce — kaderine terk edilmesine yol açtı. Göçük altındaki insanlar diri diri evlerine gömüldüler.
AFAD, UMKE, Kızılay gibi kurumların sahadaki varlığı ve müdahale hızı üzerine ciddi eleştiriler yapıldı. İlk 48 saat boyunca pek çok yerleşime yeterli ekip ve lojistik destek sağlanamadı. Bazı köylere günler sonra ulaşılabildi. Bu, afet yönetiminin temel ilkeleriyle açıkça çelişiyordu.
Bir Malatyalı olarak depremi ve o günlerde yaşanan ihmal ve halkı görmezden gelme vukuatlarını unutmadım. Malatyalılar unutmadı. Halkımız da sizi unutmadı. Çadır satmaya çalışan Kızılay’ı hatırlıyoruz. Depremzedelerin acılarını alaya alanları bugün tekrar kınıyoruz.
Böyle bir olay yaşandığında nasıl yalnız bırakılacağımız gerçeği karşımızda duruyor. Yine yüksek binalar, yine hazırlıksız bir ülke ve yine siyah çöp poşetlerine konmuş yakınlarımızı taşıma ihtimali. Un torbasında, motosikletin arkasında yakınını taşıyan adamın fotoğrafı hala gözlerimin önünde. Peki, şimdi ne yapacağız?
Rakamlarla 6 Şubat’ın Bilançosu
AFAD ve saha taramalarına göre 262.506 bina çökme, yıkım veya ağır hasarlı olarak belirlendi. Deprem, Türkiye yüzölçümünün %14’ü 110.000 km²’lik bir alanını etkiledi. Etkilenen nüfus bölge olarak yaklaşık 14 milyon insan olarak bildirildi.
Dünya Bankası raporuna göre bu afet, son 80 yılın en büyük deprem felaketi olarak değerlendirildi. Yaklaşık 1,25 milyon kişi geçici olarak evsiz kaldı. Reuters verilerine göre ise;üç yıl sonra hatta yüz binlerce insan konteyner kentlerde yaşamaya devam ediyor.
2023’te başlayan hak sahipliği süreçleri çok sayıda taleple yavaş ilerledi. 2024 başı itibarıyla sadece 46 bin konut teslimi yapılabildi. 2025 sonunda, resmi rakamlara göre hedefine ulaşılmış olsa da gerçekte konteyner kentte yaşama sürecinin uzunluğu hala önemli gecikme göstergesidir.
Planlar ve Yeniden İnşa Yanılsaması
TOKİ’nin “Asrın İnşası” adı altında yürüttüğü proje sayısal olarak hedefe ulaşmış gibi görünmekle beraber afet sonrası planlamanın yerel katılım ve şeffaflıktan uzak olduğu ve “yap-yapıştır” modeline yönelindiği şeklinde eleştiren uzmanlar var. Kaç konut yapıldığı sorusu kadar, bu yapıların hangi zeminlerde, hangi denetimle ve hangi toplumsal ihtiyaçlara göre inşa edildiği sorusu yanıtlanmadan güvenli bir gelecek kurulamaz.
Depremin hemen ardından 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunda yürürlüğe konan değişiklikler, dönüşüm sürecini hızlandırmayı amaçladı. Ancak maliklerin karar sürecindeki onay oranının düşürülmesi ve riskli alan tespiti yetkisinin idarelere geniş verilmesi gibi birtakım düzenlemeler şaibeli görünüyor. Kentsel rant ilişkilerini de güçlendiren mekanizmalar kurulduğu iddia ediliyor.
Rekonstrüksiyon süreçleri, bazı köylerde planlanandan fazla veya aceleci uygulamalarla arazilere el konulması gibi ciddi itirazlara yol açtı. Özellikle Hatay’daki Hıdırbey ve Vakıflı gibi yerleşim yerlerinde, depremden nispeten az zarar görmüş alanların bile yeniden planlamaya dâhil edilmesi hatırlarsanız sosyal gerilim yaramıştı.
Deprem Gerçeğiyle Yaşamayı Öğrenmek
Türkiye, bir deprem coğrafyası. 1999 Marmara Depremi’nden bu yana yüzlerce bilimsel rapor hazırlandı. Yapı denetiminin güçlendirilmesi, zemin etütlerinin zorunlu kılınması ve risk azaltma temelli şehircilik politikaları önerildi. Ne var ki aradan geçen yirmi yılı aşkın sürede bu önerilerin büyük kısmı kağıt üzerinde kaldı. 6 Şubat yıkımı sadece bu tarihsel ihmal zincirinin kaçınılmaz sonucuydu.
Afetle karşılaşmadan önce de riskler tespit edilip önlemler alınıyor mu? Toplanma alanları ya da sığınaklar mevcut mu? O çöken binaların altında kalan gencecik dershane öğrencilerinin canı sizin çocuğunuzdan daha mı az değerliydi?
Coğrafi olarak aktif bir deprem bölgesinde yer alan Türkiye’nin, bu korkularla yüzleşmesi ve ertelediği bu risklere doğrudan müdahale etmesi gerektiği açıktır. Eğer bu zihniyet değişmezse, yine yeni binalar yapılacak. Yeni mezarlar da. Peki, şimdi ne yapacağız?
Ana Sayfaya Dön