Son Haberler
AVCILIK VE TOPLAYICILIK: LİYAKAT MİTİ - Bizimeller 23 Gazetesi - Elazığ Haberleri

AVCILIK VE TOPLAYICILIK: LİYAKAT MİTİ

Yazar: Nur KARABULUT | 09.02.2026
Bu hafta size toplumda yozlaşmayı anlatmayı istiyorum. Hangi birini diye
sorduğunuzu duyar gibiyim. Mesela; eğitimle başlayalım fakat önce toplum dediğimiz şeyin
ne olduğunu hatırlayalım. Taş devri konulu belgeselleri ve filmleri görmüşsünüzdür. İnsanlar
mağaralarda yaşarlar ve avcılık ve toplayıcılık yapıyorlar. Kıyafetler rüküş, saçlar dağınık ve
elde sopalarla takılan bu insanlar pek de medeni resmedilmezler. Ben bilmem. Tarihçiler öyle
tanımlamış onları. Sadece edebiyat ve gazetecilik formasyonum var benim.
Maslow’un İhtiyaçlar Teorisi ve Tarih Öncesi Devirler
Maslow’un ihtiyaçlar teorisini duymuşsunuzdur. İlk basamakta; beslenme, nefes alma,
uyuma, örtünme ve korunaklı bir yere sığınma gibi yaşamın devam ettirebilmesi için
karşılanması zorunlu olan ihtiyaçlar bulunur.
Peki bu avcılık ve toplayıcılık döneminde toplum ihtiyaçlarını nasıl gideriyordu?
Yabani bitkileri toplayan ve hayvan avlayan mağaranın erkeği akşam nevalesini eve getirirdi.
Mağaranın hanımı onları soldaki mutfak işlevi gören taş tezgahında yemek yapardı. Ateşi de
çalıları birbirine sürtme yoluyla bulan insanoğlu eti pişirir ve muhtemelen de sebzeyi de çiğ
yerdi. Birkaç örnek zehirlenme vakasından sonra hangi sebzeleri ve yaprakları yemeleri
gerektiğini bulmuş olmamalılar.
Bu toplumlarda yaşam şaşırtıcı bir biçimde eşitlikçiydi. Ertesi gün mağaranın hanımı
ava çıkar ve erkek yemeği yapardı. Bu tür toplumlar, çocuklar ortak sorumlulukla
büyütülüyordu. Çoğu avcı-toplayıcı toplumda, birbiriyle akraba olmayan çeşitli üyeler her bir
çocuğu yetiştirmeye yardımcı olurlardı. Aklınıza bir mahallenin ortak bir şekilde büyüttüğü ve
gurur duyduğu Yeşilçam filmleri geldi mi? Bunu akıl eden bir toplum sizce ne kadar vahşidir?
Yerleşik Hayata Geçiş
Ortak sorumluluklar ve kararlar alan bu toplum ne zaman tarıma ve yerleşik hayata
geçti, işte o zaman sorunlar başladı. Biz Türkler de hep Uygurları Türk kimliğini pasivize
etmekle suçlarız ya onun gibi bir şey. Uyumlu, pasif ve Bilbo Baggins kadar evini seven
çiftçilerle birlikte toplum anlayışı değişti.
Çocuklarını eğitmek için okullar yaptılar. Gelecek yıl için tohum sakladılar. Bazı
insanlar ellerinden hiçbir kabiliyet gelmediğinden yönetici ve bazıları da yönetilen oldu.
Yönetilenler üretti ve yöneticiler oluşan ürünün bir kısmını kendine sakladı. Karl Marx’a
geçmeden bu konuyu kapatıyorum. O konuyu başka bir yazımda ele alırım. Günümüzde
eşitsizliği meşru gösteren kapitalizm dünyasında yaşadığımıza göre belki de her şey teoride
kaldı demektir.
Yerleşik hayata geçen toplumlarda eğitim çok önemliydi. Geleceğin ve
sürdürebilirliğin garantisi çocuklarını bu konuda uzmanlaşmış kurumlara emanet eden anne
ve babalar mutluydu. Onlar her şeyin en iyisini bilirlerdi çocuklar için. Acaba öyle miydi?
Peki bugün eğitim kurumlarımız nasıl bir sistemle çocuklarımızı eğitiyor? Bu kurumların
başında kimler var ve bu kişiler gerçekten liyakat sahibi?
Eğitimde Liyakat Miti
Liyakat kelimesinin sözlük karşılığı “işe ehil olma, göreve uygunluk” demek.
Cumhuriyet dönemi değerleri arasında önemli bir yer tutan liyakat ilkesi, Atatürk’ün de
kadrolaşma ve eğitim anlayışının temel taşlarından birisiydi. Peki yirmi yılı aşkın bir süredir
nereye kayboldu?
Liyakat, göreve uygunluk demektir. Liyakat; bilgi, deneyim, etik duruş ve kamusal
sorumluluk bilincinin bir arada bulunması da demektir. Aynı zamanda, görevin gerektirdiği
yetkinliklere sahip olmanın yanı sıra, bu yetkinlikleri kişisel çıkar yerine kamusal fayda için
kullanabilme iradesidir.
Bugün ise liyakat, içi boşaltılmış bir kavram hâline gelmiş bir vitrin sözcüğü olarak
kullanılmaktadır. Sınavların biçimsel olarak yapılması, mülakatların ise denetimsiz ve öznel
yürütülmesi, liyakati bertaraf eden bir mekanizma yaratmaktadır.
Eğitim kurumlarının başarısı ancak liyakatli yöneticilerle gerçekleşir. Buna rağmen
ülkemizde okul müdürlükleri ve öğretmen atamalarında liyakat yerine siyasetin ve sendikal
bağların öne çıktığı görülüyor.
Örneğin, eğitim sendikalarının raporlarına göre öğretmen mülakatları 5-10 dakika
sürüyor ve gerçekte liyakati ölçen hiçbir soru bulunmuyor. Hatta aynı raporda, mülakatlardan
elenen binlerce öğretmenin ertesi gün ücretli öğretmen olarak göreve başladığı yani liyakat
söyleminin temelinin çöktüğü vurgulanıyor.
Sağlık Bakanlığı’na müzik öğretmeni, MEB’e doktor, TÜBİTAK’a hayvanat bahçesi
müdürünün atandığı tablo liyakatin yok edilmesinin Türkiye fotoğrafıdır. Bu sözlerden
anlaşılıyor ki, eğitim sisteminde liyakat konuşmak ile uygulamak arasındaki uçurum hayli
derin.
Kamu Atamaları
Bana kimi tanıdığını söyle sana oturabileceğin kamu makamını söyleyeyim.
Yükselme sınavları sınırlar zorlanarak devre dışı kalıyor ve kadrolar iki dudağa bakarak
dağıtılıyor. Bazı kurumlar atanması gereken kişiyi” bakın yeğenim size bir el sallasın” diyen
yandaşların akrabalarından seçiyor.
Önemli kurumlarda bile yasal olmayan kadrolar yaratılıyor ve liyakatsiz kişiler bu
pozisyonlara kaydırılıyor. Siyasi tercihlerin, dost-tanıdık ilişkilerinin tercih edildiği yerde bari
diplomaları gerçek olsa bu kişilerin. O da yok. Neredesin Muhyittin! Ver bana oradan
havalısından bir diploma. Ülkeden kaçmıştı ya da kaçırılmıştı sanırım. Neyse yerine biri
geçmiştir elbet.
Söylem ile Pratik Arasındaki Makas
Söylemde vurgulanan liyakat ile pratikte sonuçlar arasındaki makas her geçen gün
açılıyor. Belki de şaşırmamak gerekiyor. İnsan hâlâ avcı-toplayıcı. Sadece artık mamut
avlamıyor. Koltuk, makam ve güvenli maaş peşinde koşuyor. Maslow’un en alt basamağı hâlâ
belirleyici. Ama bu uğurda başkalarının emeğine basmak ve çocuklarının geleceğini çalmak
normalleşmiş durumda.
Günümüz avcı ve toplayıcılarının tek bir konuda başarısız olduğunu söyleyebiliriz.
Bunu onların hayatını kolaylaştırmak için birileri halletti. Velhasıl kelam; kendini
gerçekleştirme konusunda hep sınıfta kalacaklar. Maslow'un teorisinin en büyük zayıflığı
insanı tarih ve kültürden bağımsız, evrensel bir varlık olarak ele almasıdır. Oysa insan, içinde
yaşadığı siyasal ve toplumsal düzenin bir ürünüdür. O düzen yozlaşmışsa geçmiş olsun.
Bu noktada sorumlu bireyi buna mecbur bırakan sistemdir. Avcı-toplayıcı toplumda
hayatta kalmak için avlanmak gerekiyordu. Bugün ise hayatta kalmak için doğru insanları
tanımak gerekiyor. Değişen yalnızca yöntem; dürtü aynı. Ancak bu düzenin bedelini
ödeyenler, sistemi kuranlar değil; çocuklar, öğrenciler ve nitelikli ama dışlanan bireyler
oluyor.
Söylemden Uygulamaya: Ne Yapılmalı?
Eğer liyakat gerçekten bir gün geçerli olacaksa ülkemizde mülakat sistemleri
şeffaflaştırılmalı, kamera kaydı ve yazılı gerekçelendirme zorunlu hâle getirilmelidir. Yönetici
ve kamu atamalarında nesnel ölçütler açık biçimde ilan edilmelidir. Yandaşın profiline uygun
sipariş mevki yaratma bırakılmalıdır.
Eğitim kurumlarında yöneticilik, uzmanlık gerektiren profesyonel bir alan olarak
tanımlanmalıdır. Sendikal ya da siyasal aidiyetler, karar süreçlerinden bilinçli olarak
dışlanmalıdır. Aksi hâlde liyakatten söz etmek, yalnızca bir meşruiyet örtüsü olmaya devam
edecektir.
Liyakatten arındırılmış her sistem bir süre idare eder, sonra da gayet görkemli biçimde
çöker. Enkazın altında sadece emeğiyle bir yere gelmeye çalışanlar değil, torpille terfi etmiş
vasıfsızlar da kalır. Hepimiz aynı gemideyiz ama dümen, denizcilikle ilgisi olmayanlara
emanet. Taka bile yüzdüremeyecek birilerinin elinde pusula. O da Jack Sparrow’unki gibi
sürekli tek bir yön gösteriyor. O yönde ne ada var ne de yanaşacak bir kara parçası.
Ana Sayfaya Dön

© 2026 Medyabir PRO Haber Yazılımı v2.0.5 - Tüm hakları saklıdır.