CUMHURİYET
"Devlet, halkın mülküdür"
Cicero
Burası Türkiye Cumhuriyeti… On yıldır, yirmi yıldır falan değil. Tam 103 yıldır yönetim şeklimiz Cumhuriyet. Geçen hafta da Cumhuriyet Bayramımız tüm ülkede coşkuyla kutlandı. Bu hafta biraz tarihin tozlu sayfalarında gezelim istiyorum çünkü Cumhuriyet, yalnızca 29 Ekim 1923'te ilan edilmiş bir yönetim biçimi olarak değildir.
İktidarın kaynağını, yurttaşlığın anlamını, kamusal mülkiyeti ve özgürlüğün sınırlarını sürekli tartışmaya açan tarihsel bir projedir. Cumhuriyet; egemenliğin halka ait olduğu bir rejimdir. Bu yönetim biçiminde halk yurttaştır. Üzerine basarak yazalım ki; halk kimsenin ya da bir ailenin tebaası değildir.
Cumhuriyet rejimi nedir?
Cumhuriyet rejimin de siyasal egemenliğin bir hükümdara veya hanedana ait değildir. Halka ya da millete aittir ve devlet iktidarının kamu yararı, hukuk ve anayasal ilkeler çerçevesinde örgütlenir.
Siyasal iktidarın meşruiyet kaynağı halktır. Devlet başkanlığı ve kamu makamları hanedan üyelerinin veraset hakkına dayanmaz. Devlet yönetimi kişisel veya ailevi mülkiyet değil, kamuya ait bir yetkidir.
Devlet organları ve yöneticiler hukukla bağlıdır. Yurttaşlar siyasal ve hukuki haklar bakımından eşit statüye sahiptir. Kamu gücünü kullanan yöneticiler, hukuki ve siyasal denetime tabidir.
Cumhuriyet ve demokrasi birbiriyle ilişkili, ancak farklı kavramlardır. Cumhuriyet, egemenliğin kaynağı ve devlet iktidarının kamusal niteliğiyle ilgilidir. Demokrasi ise halkın siyasal karar alma süreçlerine katılımını, yöneticileri seçmesini ve iktidarı denetlemesini ifade eder.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 1. maddesi, devletin şeklini cumhuriyet olarak belirler. 2. maddesi, cumhuriyetin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğunu ifade eder. 6. maddesi, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu düzenler. Bu hükümler çerçevesinde Türkiye'de cumhuriyet rejimi, egemenliğin hanedandan millete geçmesini ve devlet iktidarının anayasal ilkelerle sınırlandırılmasını ifade eder.
Velhasıl kelam; Cumhuriyet rejimi, siyasal egemenliğin kalıtsal veya kişisel iktidar ilişkilerine dayandırılmadığı, meşruiyetini halktan alan ve devlet otoritesinin kamusal yarar ile anayasal hukuk çerçevesinde kullanılması esasına dayanan siyasal yönetim biçimidir. Demokratik niteliği ise yurttaşların siyasal katılımı, eşitliği, temel hak ve özgürlükleri ile iktidarın hesap verebilirliği üzerinden değerlendirilir.
Roma’dan Fransız Devrimi’ne Cumhuriyet
Tarih sahnesi farklı Cumhuriyet deneyleriyle doludur. Antik Roma’da resmî cumhuriyete rağmen güç servetle satın alındı. Seçimlerde adaylar oyları nakitle güvencede tutmak için aracı tercümanlar, depozatörler ve dağıtıcılar kullanıyordu.
Anayasanın özü bozulunca halk, istikrar adına “efendi” bir imparatoru geri istemiştir. Fransız Devrimi’nin en ünlü miraslarından biri de Louvre’un saraylı mahremiyetinden açığa çıkarılmasıdır: 10 Ağustos 1793’te “Cumhuriyet Sanatları Merkezi Müzesi” olarak halka açılan Louvre, soyluların koleksiyonundan ulusa devredildi.
Bu dönüşüm, devrimlerin iktidar ve mülkiyet üzerinde nasıl köklü değişiklikler yapabileceğinin simgesidir. Ancak her devrim kendi kurucularına karşı da dönüşebilir: Robespierre’e, Troçki’ye yönelik devrimler kendi çocuklarını yer söylemi bu trajediye örnektir.
1968’in “çiçek çocukları” ise bazılarının yerleşik düzenin bir parçası olması, bazılarının punk kültürüne evrilmesiyle yankı buldu. İngilizler ise monarşik geleneğin gölgesinde devrimlere kuşkuyla bakmış, Burke gibi düşünürler Fransız Cumhuriyeti’ni anarşi belirtisi saymışlardır. Bütün bu örnekler, cumhuriyetin ideallerinin pratikte sürekli sınandığını gösterir.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e: Modernleşme ve Dönüşüm
Osmanlı’da 18.-19. yüzyıllarda modernleşme çabaları cumhuriyet öncesi tohumlardır. III. Selim döneminde Avusturya elçisi Ebubekir Râtip Efendi’nin Nemçe Sefaretnamesi (1790’lar) Avrupa’nın ordularını, endüstrisini ve aydınlanma kurumlarını Selim Paşa’ya rapor etmiştir; bu, Nizam-ı Cedid hareketinin teorik altyapısıydı.
Namık Kemal ise Avrupa’da anayasacı fikirler beklerken, deneysel parlamenter düzen yerine çürümüş bir aristokrasi görüp hayal kırıklığına uğradı. II. Meşrutiyet’in 1908 özgürlük rüzgârı, kısa sürede Derviş Paşa ve Mehmed Vahid Paşa kabine baskılarıyla kesildi.
1920–23 arası TBMM Hükûmeti adlı rejim savaştan çıkmış bir ulus-devlet düzeniydi; 1923’te ise resmi ad olarak “Türkiye Cumhuriyeti” benimsendi. Saltanatın kaldırılmasının ardından 1924’te halifelik de son buldu. Bu adım aslında otoritenin kaynağını yeniden tanımlamayı hedefliyordu.
Cumhuriyet 103 Yaşında
Türkiye Cumhuriyeti sokaklarda, meydanlarda, dağlarda, tepelerde, ovalarda, nehirlerde kuruldu. Mustafa Kemal Atatürk ve vatansever arkadaşları tarafından direnerek kuruldu. Zordu başlarda. Tebaa olmaya alışmış bir halka haklarını anlatmak kolay olmadı.
Cumhuriyet; din istismarı üzerine kurulu, yozlaştıkça yozlaşan yönetim kurumlarını ya yasallık zeminine çekti ya da tümüyle ortadan kaldırdı. Kamu görevlilerini hesap verebilir kıldı; sosyal yaşamı laikleştirerek yurttaşları sorumluluk almaya çağırdı.
Geçmişle bağımızı koparmadan, onu hükümdarların öykülerinden çıkarıp tüm yurttaşların ortak kültürü olarak kucakladı ve bu ülkeyi, bu topraklarda yaşayan insanların öyküsüne dönüştürdü. Yurttaşları; yönetime katılan, sorumluluk üstlenen ve erdemli bir yaşam kuran bireyler olmanın yolunu açtı.
Peki, 25 yıllık bir siyasi örgütün emanet aldığı cumhuriyet bugün ne alemde? Hukukumuz hala siyaseti denetleyebiliyor mu yoksa bir aparata mı dönüştü? Cumhuriyet’in 103. yılında asıl soru şu olmalıdır. “Bugün iktidar gerçekten halkın elinde mi?”
Nur KARABULUT
Ana Sayfaya Dön