EMEK VE ZEYTİN
Adatepe Köyü, Kaz Dağları'nın eteğinde, denize bakan küçük bir yamaçta kuruluydu. Rüzgâr sabahları zeytin yapraklarının arasından geçer, tuzla karışık mis gibi bir koku bırakırdı havada. Herkesin "Dedeağaç" dediği, köyün en yaşlı ağacı bin yaşını çoktan devirmişti. Gövdesi kıvrımlı, dalları gümüşi, yaprakları her mevsim inatla canlı kalırdı. Rivayete göre bu ağacı denizden gelen atalar dikmişti. O günden beri de köyün her sevincine ve kederine tanıklık ederdi.
Elif, şehirde mimarlık okumuş genç bir kadındı. Uzun maskeli günlerin, beton binaların ve bitmeyen koşuşturmanın ardından nefes almak için dedesinin köyündeki taş eve dönmüştü. Dedesinden kalan eski bir defter buldu sandıkta. Defterin sayfaları sararmış, kenarları yumuşamıştı. İçinde zeytinle ilgili notlar, çizimler ve yağ lekeli tarifler vardı. Dedesinin el yazısıyla şunlar yazıyordu:
"Zeytin, aceleye gelmez. Sabırla büyür, sabırla olgunlaşır, sabırla insana şifa olur."
Elif, defteri okudukça zeytinin sıradan bir meyve olmadığını anlamaya başladı. Zeytin ağacı, Akdeniz'in binlerce yıllık hafızasıydı. M.Ö. 6000'lere dayanan geçmişiyle insanlık tarihinin en eski kültür bitkilerinden biriydi. Barışın, bereketin ve bilgeliğin simgesiydi. Antik Yunan'da zeytin, tanrıça Athena'nın insanlara armağanı sayılırdı. Olimpos'ta tanrılar tartışırken, Athena mızrağını yere vurmuş, o noktadan bir zeytin ağacı fışkırmıştı. Zeytin, savaş yerine barışı, yıkım yerine yaşamı seçmişti.
Ertesi sabah Elif, köyün kadınlarıyla birlikte hasada katıldı. Ellerinde tırpanlar, sırtlarında sepetler vardı. Zeytin toplamak sabır işiydi; ağacı incitmeden, meyveyi zedelemeden, tek tek ya da silkme yöntemleriyle toplanırdı. Kadınlar türküler söylüyor, kahkahalar ağacın dallarına karışıyordu.
"Zeytin dalı yeşil olur,
Barış gelir, gönül bulur."
Toplanan zeytinler köy meydanındaki taş baskı yağhaneye götürüldü. Elif, ilk kez o büyülü sürece tanık oldu. Zeytinler önce yapraklarından arındırıldı, sonra yıkandı. Ardından granit taş değirmenlerde ezildi. Ezilen zeytin hamuru, keçi kılından yapılmış çuvallara dolduruldu ve hidrolik preslerde sıkıldı. Altın sarısı, mis kokulu zeytinyağı akmaya başladığında herkesin yüzü aydınlandı. Dedeağaç'ın gölgesinde, tarihin içinden süzülüp gelen bir mirasın parçası olmak gibiydi bu.
Akşamları Elif, defterde yazan tarifleri denedi. Zeytinyağlı yemekler sadece birer tarif değil, aynı zamanda bir yaşam biçimiydi. Zeytinyağı; kalbi korur, kötü kolesterolü düşürür, iltihapları azaltırdı. İçinde E vitamini, polifenoller ve antioksidanlar barındırırdı. Hipokrat, "Zeytinyağı, ilaçların prensidir"dememiştir boşuna.
Elif, dedesinin notlarında zeytin yaprağının da şifasından bahsedildiğini gördü. Demlenmiş zeytin yaprağı çayı bağışıklığı güçlendirir, tansiyonu dengeler, vücudu arındırırdı. Zeytinden sabun olur, krem olur, hatta lambalar için yakıt bile elde edilirdi.
Günler geçtikçe Elif'in şehirdeki hayatına dair kaygıları hafifledi. Zeytin ağacının zamanı ona öğrettiğini fark etti. Ağaç, kışın yaprak dökmezdi; çünkü kökleri derindeydi. Fırtınaya direnirdi; çünkü esnek dalı kırılmazdı. Meyvesini cömertçe verirdi; çünkü paylaşmayı bilirdi.
Bir gün Dedeağaç'ın altında otururken, köyün en yaşlısı Hasan Amca yanına geldi.
"Kızım," dedi, "Bizim için zeytin sadece geçim kaynağı değil, hayat öğretmenidir. Zeytin bize üç şeyi öğretir: Sabretmeyi, kök salmayı ve cömert olmayı. Sen de bunu unutma."
Elif, köye döndüğü ilk günlerde mimarlık defterine notlar alırken, şimdi zeytin ve insan ilişkisini düşünüyordu. Köyde terk edilmiş bir taş binayı restore edip küçük bir "Zeytin Evi"ne dönüştürmeye karar verdi. Amacı, zeytinin hikâyesini anlatmak, gelen misafirlere hem bu eşsiz lezzeti hem de bu toprakların kültürünü yaşatmaktı.
Hasat zamanı bittiğinde, Elif bir şişe yeni sıkılmış zeytinyağını şehirdeki dostlarına gönderdi. Şişenin üzerine dedesinin defterinden bir cümle yazdı:
"Toprak, emek ve sabırla yoğrulan her damla zeytinyağı, yaşama saygıdır."
İstanbul'a dönerken otobüsün camından Kaz Dağları'na son kez baktı. Zeytin ağaçları rüzgârda dalga gibi sallanıyor ve güneşin altında gümüşi bir deniz oluşturuyordu. Elif gülümsedi. Artık o da bu denizin bir damlasıydı. Zeytin ağacı,insanın kalbinde de kök salar. Bir kez kök salan zeytin, nesiller boyu gölgesinde yaşamı iyileştirmeyi sürdürür.
Zeytin Ağacı
Bu hafta bir hikâye anlatarak başladım yazıma. Bu haftaki köşe konuğumuz zeytinağacı… Ilık bir rüzgâr ve özenle yan yana dizilmiş zeytin ağaçları. Zeytin ağacı, insanın doğayla kurduğu ilişkinin en eski şahitlerinden biridir.
Bir zeytin ağacı zamanı farklı yaşar. Bugün meyvesini topladığımız ağacın kökü belki de dedemizin çocukluğundan da öteye denk gelir. Zeytin, kuşaklar arasında kurulan bir emek sözleşmesinin simgesidir.
Bir kişi diğeriyle barışmak istediğinde ona zeytin dalı uzatır. Zeytinin bir dalı bile araları yumuşatır. Öyle tarafsız bir ara bulucudur. Artık ülkemizdeki zeytin üreticisi bu Kuran’da bile adına yemin edilen nimeti üretmekten geri duruyor. Neden mi? Üreticiden çok düşük fiyatlara alınan zeytin, daha sonra çok yüksek fiyatlara satılıyor. Bunu zeytinyağının fiyatından anlayabilirsiniz.
Bir üretici, ağacını yalnızca hasat döneminde düşünmez. Budama zamanı vardır. Hastalıkla mücadele zamanı vardır. Don riski taşıyan geceler ya da kurak geçen yazlar vardır. Üretici ağacına çocuğu gibi bakar. Emek ve fedakârlık vardır zeytinin üretiminde. Kahvaltıların vazgeçilmezi olan, salatayı onsuz yiyemediğiniz zeytinin üzerinde görünmez bir emek birikimi bulunur.
Zeytin Ağacını Kesmek
Haberlerde denk gelmişsinizdir. Son zamanlarda zeytinlik alanların madencilik faaliyetlerine açılmasına ilişkin yasal düzenlemeler kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Üreticinin çocuğu gibi gördüğü ağaçları kesmek ve o arazilere çökmek istediler. Bahçesini kaybeden köylüyü bölgeden göçe zorladılar. Ağacını kestiğiniz üretici kalsa neyle geçinecek?
Zeytin ağaçlarını kesmek tarım ekonomisine darbe vurmaktır. Eti ithal eden bir ülke olarak zeytini de ithal etmeye başlarsak zarar ederiz. Ayrıca zeytin kültürel ve ekolojik bir mirastır. Emeğin simgesi ve üreticinin göz nurudur. O ağacın gölgesinde oturan işçinin alın teri vardır.
Yüz yıllık bir ağacı kestiğinizde yerine yenisini dikmek işe yaramaz çünkü o ağacın değeri geçirdiği yıllardadır. Toprakla kurduğu ilişki, bulunduğu ekosistem, kuşlara sunduğu yaşam alanı, köklerinin oluşturduğu doğal denge ve üreticiyle geliştirdiği bağ yeniden üretilemez.
Emek yalnızca ücretle ölçülebilen bir kavram değildir arkadaşlar. Öyle figüranlara para vererek imaj kurtarılmaz. Emek, insanın zamana bıraktığı izdir. Toprağın belleğini silmek, üreticinin emeğini hor görmek ve köylünün kadim bilgisini yaralamak yanlıştır.
Velhasıl kelam, yalnızca kesilen ağaçların kaderi değil karşılığı ödenmeyen emek de bu noktada sorun edilmelidir. Bir ağacı korumak, gelecek nesillerin de temiz gıdalara ulaşma hakkını da korumak anlamına gelir.
Bir zeytin ağacı kesildiğinde yalnızca gövdesi değil; yılların emeği, toprağın hafızası ve geleceğin umudu da toprağa düşer. Doğaya katkı sağlamak, ibadet ve sadaka niteliğinde görülür. Bugün tartıştığımız mesele yalnızca birkaç zeytin ağacının kesilmesi değildir. Mesele, geleceğe nasıl baktığımızdır.
Hz. Muhammed'in, "Birinizin elinde bir hurma fidanı varken kıyamet kopuyor olsa bile onu diksin." sözü, insanlığın emek, umut ve doğa karşısındaki sorumluluğunu anlatan evrensel bir çağrıdır.
Kıyametin eşiğinde bile ağaç dikmeyi öğütleyen bir anlayışın mirasçıları olarak, bugün yüz yıllık zeytin ağaçlarını korumayı konuşuyor olmamız, üzerinde düşünmemiz gereken asılmeseledir. Bir zeytin ağacını keserken, gerçekten sadece bir ağacı mı kesiyoruz?
Zeytin ağacının gövdesine inen her balta, aslında toprağa kök salmış kuşakların emeğine iner.
Nur KARABULUT
Ana Sayfaya Dön